Search Travelogueress

Showing posts with label Avrupa. Show all posts
Showing posts with label Avrupa. Show all posts

Sunday, 22 June 2014

İngiltere’nin Bahçesi Kent: Canterbury, Margate, Broadstairs, Sandwich, Turnbridge Wells

İngiltere’nin bahçesi olarak da anılan Kent yani doğu kıyıları, Londra’ya sadece iki saatlik mesafede ve şehir hayatından çabuk ve kolay bir kaçış sağlıyor. Charles Dickens’in da tercih ettiği tatil yöresi, Tudor mimarisi, Ortaçağlardan beri günümüze dayanmış, yamulmuş çatı, duvar ve pencereleriyle, İngiliz Kilisesi’nin merkezi katedrali ve özgün, sevimli butik ve kafeleriyle donanmış, taşlı yollardan oluşan Canterbury ziyaretçileri kolayca 14’uncu yüzyıla taşıyor.
Margate ve Broadstairs gibi harika sarı kumlardan ve beyaz yamaçlardan oluşan koylar, İngilizler için deniz havası almak amacıyla şehir hayatından kolay bir kaçış sağlasa da, Akdeniz iklimine alışmış olanlar için buralar yine de çok soğuk ve rüzgârlı geliyor.
Fransa’ya yakınlığından dolayı radyoda Fransız istasyonlarına rastlamak İngiliz istasyonlarını dinlemekten çok daha kolay.

Sandwich kasabası ile adından dolayı tahmin edilebileceği gibi sandviçin ilk yapıldığı yer ve ülkede korunmaya alinmiş tarihi binaların en yoğun olarak bulunduğu küçük bir yerleşim.

Londra’dan günübirlik ya da hafta sonu gezileri için ideal bir bölge olan Kent’te dinozor fosilleri, tarih öncesi yerliler tarafından yamaçlara kazınmış devasal at figürleri görmek ya da küçük çocuklarla Turnbridge Wells ’deki Groomsbridge Place’da masalımsı İngiliz bahçelerinde, çocuk parklarında, nehir üstünde kayak turlarında bir bütün günü geçirmek kolayca mümkün. 

Monday, 6 January 2014

Komo Gölü ve Portofino, İtalya

21 Aralık 2013, Cumartesi
Perdelo, Varenna, Komo Gölü, İtalya
17 yıl sonra tekrardan ilk defa Milano Havaalanı’na iner inmez ilk dikkat çeken yerlilerin hiç zoraki olmayan doğal şıklıklarının ön plana çıkmasıydı ve maalesef 9 yıl önceki İtalya seyahatim gibi kış mevsimine denk geldiğimiz için havanın oldukça soğuk, kapalı ve yağmurlu oluşuydu.

Kiraladığımız arabayla Milano’nun içine hiç girmeden, Kuzey İtalya’nın sanayi bölgelerini geride bırakıp, iki saatlik bir sürüşten sonra Komo Gölü etrafındaki Varenna kasabasına bağlı Perdelo Köycü’nde kiraladığımız daireye vardık. Kışın havanın erken kararmasıyla, tırmandığımız keskin, dolambaçlı ve sisli yollar ilk başta ürkütücüydü. Dağların içine oyulmuş kilometrelerce uzunluktaki ve bol sayıdaki tüneller ise oldukça etkileyici.
Varenna ’da Quattro Pass isimli restoranda leziz bir aksam yemeğiyle yorgunluğumuzu attık ve 27 aylık kızım L. itiraz etmeden kolayca uykuya dalınca oldukça iyiydik. Ancak şu anda tuvalet eğitiminden geçtiği için gece 4’te tuvalet isteğiyle uyandı ve sabah 7’ye kadar tekrar uyumadı. Bu nedenle bugüne biraz yorgun başladık.
Ancak kaldığımız dairenin panjurlarını açıp, karşımızda muhteşem kar kaplı dağların ve Komo Gölü’nün manzarasını görünce, kendimizi tekrardan iyi hissettik. 
Bizi Bellagio kasabasına götürecek feribotla zamanımız uyuşmayınca, gezimize karayoluyla devam etme kararı aldık.
Gün içinde Varenna’nin sevimliliği daha bir belli oluyordu. Bellagio ise sevimli, şık, romantik, tam bir İtalyan kasabası. 
Yolda Lecco gibi büyükçe şehirlerden geçince oldukça şaşırdım açıkçası. Güzelim, beyaz kaplı İtalyan Alplerinin eteklerinde ve Avrupa’nın en derin gölü, koca Komo’nun etrafında sadece küçük köyler ve kasabalar görürüz sanmıştım. Yol boyunca dağ, gol ve yeşillik manzarasının güzelliği ve ihtişamı yanında, yer yer muhteşem, yer yer zarif 19. yüzyıl İtalyan villa mimarisin birçok örneğini görmek araba sürüşünü çok zevkli kılıyor. 
Ancak Laglio’daki George Clooney’e ait villa ya da Lenno’da çekilmiş Casino Royale isimli James Bond ve Star Wars filmlerinin mekânı olarak kullanılmış villayı yoldan görmek mümkün değil. Çoğu villayı gölden görmek daha kolay ve anlamlı olsa gerek. Komo şehri Komo Gölü etrafındaki en büyük ve kalabalık yerleşim. Tiyatrosu, tren istasyonu, okulları, bankaları, iş yerleriyle tam bir büyük şehir.
Komo ’ya yakın Menaggio kasabası çevresinde villalarin ihtişamını yoldan görmek çok daha kolay. Bu şaşırtıcı genişlikteki gölün etrafındaki yollar, karlı dağ manzarasını varsaymazsak, İstanbul’daki Ortaköy -Sarıyer arasındaki Boğaz yolunu inanılmaz andırıyor.

22 Aralık 2013, Pazar, Perdelo, Varenna, Komo Gölü
Bu bölgeye kesin yaz, sonbahar ya da ilkbaharda gelinmeli. Ancak o dönemlerde yoğun sis, yağmur ve soğuk hava ile karşılaşılmadan rahat rahat manzaranın tadı çıkarılabilir ve görülmesi gereken yerler görülebilir. En iyi şekilde ancak gölde yapılan gezilerle görülebilen villalar, Cernobbia bölgesi ve doğayı algılayabilmek için kiralanan tekneler Nisan-Mayıs aylarından önce çalışmıyorlar. Burası bir dağ merkezi olsa da, kayak olmadığı ve özelliği gölün etrafındaki villalar, mimari ve doğa olduğu için kış yerine diğer mevsimlerde gelmek daha iyi olur.

24 Aralık 2013, Salı, Portofino
Yoğun sisli Varenna ve Komo Gölü’nü geride bırakıp, yaklaşık 4 saatlik yorucu, sağmak yağış altında bir araba yolculuğu sonunda Cinque Terre Milli Parkı’na vardık. Ancak burada mevsimin büyük azizliğine kapılarak, yoğun sis nedeniyle hiçbir şey göremedik ve açıkçası bu hava koşulları altında keskin dönemeçli dağ yollarında daha fazla araba kullanmak istemediğimizden, bu akşamki ve son durağımız olan Portofino ’ya doğru yola çıktık.
Bu bölgeye ve son olarak Portofino ‘ya vardığımızda, keşke bütün kış tatilimizi Portofino ’da geçirseymişiz dedik. Burada hava çok daha yumuşak, güneş yüzünü gösteriyor ve deniz, kayalıklar, sahiller, ormanlar, yamaçlar ve mimari muhteşem.
Kaldığımız otel Domina Piccolo Hotel’in 208 numaralı odasından harika bir deniz manzaramız var. 
Otel dıştan tipik bir İtalyan villasını andırsa da, içi modernize edilmiş.
Portofino ününe yaraşır sevimlilikte bir kasaba. 
En sonunda burada dinlenebilecekmişiz gibi geliyor.


Geçen yıl bugün Los Angeles’taydık. 25’I ise benim için özel ve asla unutulmaz bir gündü. Ama sanki bir ömür önceydi, geçen yıl değil. Son yıl içinde neler oldu neler…
All Copyright Travelogueress.blogspot.com

Monday, 9 April 2012

Devon


6 aylik bebegimizle ilk seyahatimizi Devon’a yapma karari aldik. Londra’dan cok uzak olmayan, dinlendirici, deniz kenarinda ve bir bebekle rahatca kalabilecegimiz bir yere gitmek istedik.  Bu nedenle bir otelde kalmak yerine bir kulube kiraladik.

Genel olarak, bir bebekle tatil yaparken bir kulube veya ev kiralamanin en iyi cozum oldugunu soylemeliyim. Sakin ve ferahlatici bir deniz manzarasi olan Teignmouth’taki Shell Cove’daydik.
Copyright Travelogueress
Copyright Travelogueress
Devon bolgesinin geri kalani icin aynisini soyleyemecegim. Lynton, Lyntonmouth, Dartmouth and Dartmoor gibi ilginc kasaba ve koylere gezi duzenlemek ve Dartmoor’da yerel vahsi atlara kolayca rastlamak mumkun olsa da, Torquay gibi sehirler beklenmedik bicimde kalabalik, sahildeki iskele, oteller ve gazinolar Malta gibi sikici bir tatilyerini andiriyor.
Copyright Travelogueress
Copyright Travelogueress
Huzurevlerinin coklugu da sasirtici. Ulkedeki tum emekli nufusu sanki Devon’a yerlesmis.

Sonuc  olarak, Teignmouth’taki Shell Cove kisa bir tatil icin gayet guzel olsa da, Devon’in geri kalani, Cornwall, Ingiltere Goller Bolgesi ve ozellikle Cotswalds’un hicbir cekiciligini tasimiyor.
Copyright Travelogueress
Copyright Travelogueress
Copyright Travelogueress

Tuesday, 3 May 2011

Windsor


Kraliyet Düğünü ateşi Nisan ayında tüm Birleşik Krallık’ı sardı. 
Muhteşem hava koşulları da daha iyi bir zamanda gelemezdi. Kraliçenin yaşadığı yeri bu dönemde gezmek bir ikramiyeydi.

Windsor sadece kalesinden dolayı ilgi çekici değil; aynı zamanda çok şirin bir kasaba da. Bir masaldan çıkma, kartpostal gibi resim kadar mükemmel bir yer.
Giriş bileti ücreti saçmalık derecesinde pahalı olsa da, kale çok bakımlı ve dışı Rodos mimarisini andırıyor.
Neyse ki, aynı biletler 12 ay içinde tekrar kullanılabilir.

Sarayın bahçeleri çok güzel ve düzenli. 
İçine girince buranın eski bir saray olduğuna inanmak güç çünkü her şey çok yeni gözüküyor. Mary’nin bebek evi ve oyuncaklar gerçekten görmeye değer.
Bizim gibi kraliçeyi görme şansını bile elde edebilirsiniz. Rover’ını kullanıyordu. Sarayın özel bölümlerinin önüne park etti ve arabadan Prens Philip ve iki köpeğiyle çıktı. Bembeyaz saçları, yeşil hırkası ve kahverengi eteğiyle aynı babaanneme benziyordu.
All photos, Copyright Travelogueress

Monday, 25 April 2011

Göller Bölgesi – İngiltere


Şimdi seyahatnamemden paylaştığım küçük bölümlere iki hafta kadar ara vereceğim ve İngiltere içinde yakın zamanda yaptığım kısa geziler hakkında yazacağım.
İngiltere denince akla gerçekten Londra ya da diğer büyük şehirler gelmemeli. Ülkeyi özel ve güzel kılan aslında şehir dışları. Kumbriya’daki Göller Bölgesi bunun bir kanıtı. Manchester’dan sadece bir buçuk saat uzaklıkta, kendinizi huzur dolu ve yemyeşil bir alanda buluyorsunuz.

Sanki bir kartpostaldan çıkma köyler kesinlikle çok hoş ama yine de masalımsı Cotswalds ile yarışamazlar. Ancak, buranın sihirli ağaçları, göllerin ve derelerin kristal suları gerçekten çok özel.
Göller Bölgesi yoğun şehir hayatından kısa bir gezi veya uzun bir hafta sonu şeklinde kaçmak için ideal. Fakat Windermere veya Kendal gibi kalabalık ve turist kapanı kasabalarda kalmamaya özen gösterin. Bir köy dışında, kilometrelerce başka insan ve araba göremeyeceğiniz sıcak bir B&B’de kalmak çok daha anlamlı. Ambleside’ın biraz dışındaki Summer Hill Country House’ı tavsiye ederim.
Nisan ayı bu bölgeyi ziyaret etmek için güzel bir zaman çünkü kuzular yeni doğmuş oluyor ve çok şirin bir görüntü oluşturuyorlar.
All photos, Copyright Travelogueress

Friday, 22 October 2010

Bosna, Sırbistan, Makedonya ve Bulgaristan

1980’lerin sonunda yaptığımız Doğu Avrupa seyahatimizin başlangıcında, İstanbul’dan Bulgaristan sınır kapısına varmamız sadece 2–3 saatimizi almıştı. Ama sınırda, neredeyse tüm günümüzü harcadık. Bulgar otoriteleri otobüsteki bütün valizleri açtılar, otobüsten inip, gümrüğe yürümemizi, sonra geri dönmemizi, sonra tekrar yürümemizi istediler. Bu böyle birkaç kere devam etti. Açıkça, amaçları geçişimizi kolaylaştırmak değildi.

Sonunda geçişimize izin verildiğinde, otobüsümüz içinde dezenfektan olan bir sıvının içinden geçirildi ki, Türkiye’den Bulgaristan’a mikrop taşımayalım.

Ülkedeki ilk izlenimim, küçücük Lada arabalarının bolluğu ve bunlar içinde taşınılan insan ve mobilya miktarıdır. Görüntü bir parodi gibiydi. Sanki tüm Bulgarlar bütün aile mensuplarını ve bütün hayatlarını bu küçük arabalara sığdırıyorlardı.

Otobüsümüz mola vermek için durduğunda, yaşlı bir kadın yanımıza gelip bize kayısı satmak istedi. Türkçe konuştuğumuzu duyduğunda, bizimle Türkçe konuşmaya başladı. O zamanlar, Bulgaristan’da Türkçe konuşmanın yasak olduğunu biliyorduk. Kadına korkup korkmadığını sorduğumuzda, yüksek sesle korkmak için çok yaşlı olduğunu söylemişti.

Sonra, biz bir dükkânda dolaşırken, sarışın satış elemanının gözleri açıldı ve yüzünü bir gülümseme kapladı. Eline bir parça kâğıt aldı ve üstüne şunları yazdı: “Ben de Türk’üm ama konuşmam yasak.” Farklı bir dönemdi o zamanlar.

Bosna’yla ilgili ilk hatırladığım (o zamanlar sadece Yugoslavya vardı), sabah sisi arkasında saklanmış güzel ve yeşil tepelerin yamacındaki bir köyde verdiğimiz moladır. Korkunç derecede soğuktu ve hala karanlıktı. Kibar ve güleryüzlü yaşlı köylü adam bahçesindeki tuvaletini kullanmamıza izin vermişti. Tuvalet yere kazılmış bir çukurdan oluşuyordu.

Bu benim Avrupa’ya ilk seyahatimdi ve Bosna bana çok Avrupai, hoş ve zengin gelmişti. İnsanlar mutlu ve özgür görünüyordu. Sokaklar düzenli ve temiz, pencereler renkli çiçeklerle güzelce süslenmişti. Hayatımda ilk defa burada sokaklarda rahatça öpüşen çiftler görmüştüm. Bir çocuk olarak bu sahneye tanık olmam beni utandırıyordu çünkü annem ve babam da yanımdaydı.

Otobüsümüzün Türkiye’den geldiği açıkça belli olduğu için Bosna’da sıcakça karşılanıyorduk. Eski Saraybosna’dayken sanki bir Anadolu kasabasındaymışım gibi hissetmiştim. Osmanlı etkileri çok barizdi. Bir kebapçıya gittiğimizi hatırlıyorum ve burada Boşnakçada kebabın “kebabçiçi” olduğunu ve diğer bazı Türkçe kelimelerin sonralarına “çiçi” eklenerek Boşnakçaya çevrildiğini öğrenmiştik.

Tarihi kent Mostar’a yaptığımız yolculuk sırasında, bir şehirden diğerine seyahat etmek için resmi izne ihtiyacımız olduğunu öğrenmiştik. Herhalde, zannettiğim kadar da özgür değillerdi.

Mostar’da tanık olduğumuz çöl sıcağını hala hatırlarım. Ve tabii ki köprüyü de. Gerçek Mostar Köprüsü üzerinde yürüyebilmiş olmaktan dolayı kendimi çok şanslı hissediyorum. O güzel ve özel köprü. Parlak, beyaz mermerden yapılmıştı ve o kadar kaygandı ki birkaç kere düşme tehlikesi yaşamıştım.

Savaş başlayıp da köprü bombalanınca kahrolmuştum. Annemin bana hatırlattığına göre, bombalama gününde, köprünün çöktüğünü televizyonda gördüğüm zaman, işten yeni dönmüş olan anneme koşup, ağlayarak “Köprü yıkıldıııı!” diye haber vermişim.

Bosna’da beni en çok etkileyen nehirlerin keskin temizliğiydi. Tek kelimeyle muhteşemdiler. Aynadan bile daha açıktılar. Savaş sırasında bu nehirlerin kan dolmuş olduğunu düşünmek çok üzücü.

Belgrad’dayken buranın Yugoslavya’daki ana şehir olduğunu kesinlikle anladık. Tam bir şehir havası vardı. Arnavut kaldırımlı, bana İstiklal Caddesi’ni anımsatan ana bir caddesi olduğunu hatırlıyorum. Burada yüksek, gri binalar ve mağazalar vardı. Ne yazık ki, burada yerlilerle pek bir muhabbetimiz olmadı.

Makedonya, yine neredeyse karşılaştığımız herkesin bizimle Türkçe konuştuğu başka bir yerdi. Erkekler kahvehanelerdeki taburelerde oturmuş, tavla oynuyor, sigara ve çay içiyorlardı. Bu resim Türkiye’nin herhangi bir kenarında çekilmiş olabilirdi. Bana, o yasta, bu yer oldukça yalın, pek bir ülke gibi değil ama bir İç Anadolu köyü gibi gelmişti. Ne olursa olsun, insanlardan kaynaklanan sıcak bir havası vardı.

Friday, 15 October 2010

Kuzey Kıbrıs

Yaklaşık 10 yaşımdayken, Kuzey Kıbrıs’a geniş bir aile tatili için gittik. Genişten kastım, dayılar, yengeler, kuzenleri içermesiydi.

Ailem ve ben oraya İstanbul'dan uçtuk. Pasaportlarımızın üzerine değil ayrı bir kağıda damga vurdumamız gerektiğine dair uyarılmıştık. Bunun nedeni Yunanistan'a gelecekte yapılabilecek herhangi bir seyahati tehlikeye atmamak içindi.

Daha sonra grubumuzun geri kalanı Girne’de kaldığımız otelde bize katıldılar. Onlar Türkiye'nin Akdeniz koyundan bir feribotla gelmişlerdi. Yolculukları sadece birkaç saat sürmüştü ama bu birkaç saat onlar için tam bir kabus olmuştu.

O sıralarda, büyük dayımın hobileri arasında etrafında olup biten herşeyi kamerayla çekmekti. Böylece feribottaki maceralı yolculuklarını da kaydetmişti. Gemideki hemen hemen herkesi deniz tutmuştu. İnsanlar ortak bir varil içine kusmak icin sıralanmıslardı. Hatta dayım, hasta olmasını engellemek için hap almaya çalışırken, ilacı ağzına atamadan çıkarmaya başlayan yengemi bile kaydetmişti.

Kıbrıs'tayken feribot hikayeleri ve gorüntüleri sayesinde çok gülmüştük.

Gezmeyi kolaylaştırmak için bir tur şirketi ayarlamıştık. Ailem ve ben rehberin bizi adadaki tarihi yerlere götüreceğini umud ederken, tur şirketi tamamen farklı planları olduğunu kavramıştık: bir alışveriş gezisi - ailem ve benim hiç ilgimizi çekmeyen bir gezi türü!

Genel olarak, bu yerle ilgi izlenimlerimiz güzel plajlar ve deniz, eski moda ama sessiz arabalar, zevksiz oteller ve gazinolar ve tembel bir şekilde Türkiye'ye bağımlı bir yer olduğuydu. Tabii ki, seçenekleri yoktu; ambargo gerçekten ekonomiyi sakatlamıştı. Hiçbir sanayi yoktu, çok kısır bir yerdi. Neredeyse içinde modern ve yüzü batıya dönük insanlar oturan büyük bir Doğu Anadolu köyü gibiydi. Ayrıca Kıbrıslı Türk’lerin Türkiye’ye bağımlı olmaktan rahatsız olmadığı izlenimini de edindik. Konuştukları Türkçe de çok farklı ve kesinlikle adalı bir lehçe kalitesi taşıyor.

Cıkartma ve savaş sırasında saldırıya uğramış ve mermi yağmuruna tutulmuş evlerde, ailesi işkence görmüş ve diğer taraftan öldürülmüş yaşlı fertler hikayelerini bize anlattılar.

Avrupa'da iki ülke arasında bölünmüş tek başkent olarak kalan Lefkoşa’ya da gittik. Lefkoşa’yı bir başkent olarak nitelendirmek kolay değildi. Ambargonun Lefkoşa’ya getirdiği zararlar çok açıktı. Sanırım “yalın” kelimesi burayı tasvir etmek için en uygun kelime. Sehirde bulunan sadece birkaç yüksek binadan biri olan ve savaş sırasında gazetecilerin kaldığı otele gitmiştik. Binadaki mermi delikleri hala görünür durumdaydı. Binanın tepesinden BM’nin Yeşil Hattı otesinde açıkca birkaç metre uzaklıktaki Güney Kıbrıs’ı ve “Nicosia’yı” görebilmiştik. Kuzey ve guney arasındaki fark daha büyük olamazdı. Bu fark karşısında şok olmuştuk. “Nicosia” gökdelen dolu, modern, kalabalık bir şehirdi ve sadece birkaç yüz metre ötedeydi.

Bütün alan zaten oldukça küçük. 15 dakikada Kuzey Kıbrıs’ın bir “şehrinden” diğerine seyahat edilebiliyor. Aynı tarihi ve daha başka birçok yakınlığı paylaşan bu insan grubunun, bazılarının herşeye sahip olma ve herşeyi yönetme hırsı yüzünden bölünmüş olması oldukça yazık.

Friday, 8 October 2010

Yunanistan

1989 yılında Doğu ve Orta Avrupa yolculuğumuzun sonunda, ailem ve ben Türkiye’ye dönmeden önce Selanik’te duraklamıştık.

Buraya gece geç saatte varmıştık ve rezervasyon yaptırdığımız otelde bir an önce uyumaya hevesliydik. Ancak, resepsiyonist Türk pasaportumuz olduğunu fark edinice, check-in yapmamıza izin vermemişti.

Gece geç saatte pek rahat ve temiz olmayan başka bir otel bulmak zorunda kalmıştık. O otelden kalan görsel hatıralarım odanın duvarlarındaki çatlaklar ve kahverengi yatak örtüleridir.

Ertesi sabahı, şehri keşfetmeye adamıştık. Fark ettiğimiz ilk şey insanların mutlu görünüyor olmaları ve gülümsemeleriydi. Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde gördüklerimizden farklıydı. Selanikliler açıkça hayattan zevk alıyordu. Kafeler, lokantalar ve tavernalar insan kaynıyordu.

Tüm Türkler Selanik'e gittiklerinde, mutlaka Mustafa Kemal Atatürk'ün doğduğu pembe evi ziyaret eder. Bugün Türk Konsolosluğu da aynı binada. Burada çocukken hatıra defterine yazarken çekilmiş bir resmim var. Ayrıca Atatürk'ün çocukken altında oynadığı ağacın önünde 1989 yılında ben çocukken çekilmiş başka bir resmim daha var.
Tam 19 yıl sonra, bu şehri ve pembe evi bir kez daha ailem ve eşim ile ziyaret etme şansım oldu. Herşey tam olarak 19 yıl öncesi gibiydi; anı defteri dışında. Ne yazık ki, bu defter artık yoktu. Ama aynı yerlerde yine resim çektirdim.
Bu sefer şehri Selanik Müzeleri’ni ve tepede kurulmuş eski kenti gezerek daha iyi görme ve anlama fırsatımız oldu. Kesinlikle Selanik’i Atina’dan daha çok tercih ettiğimi söylemeliyim. Deniz her şehre oldugu gibi buraya da bir endam katıyor. Selanikliler dışa dönük ve eğlenceli insanlar. Birkaç kere, bindiğimiz taksilerin sürücüleri bizimle Türkçe konuştu. Ya okulda ikinci dil olarak öğrendiklerini ya da ebeveynleri tarafından evde öğretildiklerini söylediler.

Halkidiki’ye ve burada bir köye de kısa ve çabuk bir yolculuk yaptık. Köydeki taş evlerinin Türkiye'nin Ege köylerindeki evlere benzerliği şaşırtıcıydı.
1989 yılında, ülkenin kuzey kesiminden sınıra doğru yol almıştık. Yol üstündeki köy yollarından birinden ailem bugüne kadar hala sakladığım mavi bir midilli atı oyuncağı almıştı. Bir de burada bir mağazada gördüğümüz çok akıllı bir papağanı hatırlıyorum. Papağan söylediğimiz Türkçe kelimeleri bile hemen tekrar edebiliyordu!

Sınırın diğer tarafına geçmek için Meriç Nehri üzerinden geçmiştik. Bu nehir üzerindeki köprünün yarısı Yunan bayrağı renkleri olan mavi ve beyaza diğer yarısı Türk bayrağının renkleri olan kırmızı ve beyaz renklerle boyanmıştı. Köprünün iki yanı birbirinden çok uzak değildi ve iki ucunda da askerler vardı. Askerlerin birbirlerini duyabildiğine, sık sık sohbet ettiklerine ve hatta bazen yemeklerini paylaştıklarina dair hikayeler duymuştuk.

Cocukluk ve ergenlik yıllarımdaki yaz aylarının çoğunu Bodrum ve Ayvalık gibi Türkiye'nin Ege sahil kasabalarında geçirdim. Burada iki ülke arasındaki radyo ve televizyon yayınlarının karışması ilgimi çekerdi. Türkiye'deki yazlık evimizden Yunan radyo istasyonlarını dinlemekten zevk alırdım.

Bu yüzden her zaman Yunan adalarını kendi gözlerimle görmeyi diledim. Özellikle annemin ailesinin bir tarafinın Girit’ten gelme ihtimalini de göz önünde bulundurarak, bu adayı görmek için istekliydim.
Yaşasın İngiltere'de sunulan ucuz tatil paketleri! 2006 yılında aldığımız Girit tatil paketi ve direk uçuş harikaydı. Hanya Havalimanı'ndaki ilk deneyimimiz aslında oldukça komik oldu. Tüm AB pasaport sahipleri bizden önce geçirildi. Pasaport memnuru bilgisayar sisteminde Bangladeş’i bulmak için çok uğraştı. Bilgisayarı lanetledi, kendi kendine bazı şeyler mırıldandı, telefonda birilerine bazı kelimeler mırıldandı ve sonunda o zaman erkek arkadaşım şimdi eşime sunu sordu: "Bangladeş? İngiliz Kolonisi, evet?" Sadece oradan çıkabılmek için, başımızı olumlu şekilde sallamamızdan sonra geçmemize izin verdi.

Girit’teki güzel ve sakin plaj tatilimizin yanı sıra zaman zaman bazı ziyaretler de yaptık. Birçok akşamımızı Ayvalık’a çok benzettiğim Hanya’da geçirdik. Bir akşam, o zamanın Dışişleri Bakanı Dora Bokayannis’i limanda bir konuşma yaparken bile dinledik.
Bazen araba ile yolumuzu kaybettik ve adalılara yol sormak zorunda kaldık. Bir seferinde, bir aile bize yardımcı olmak için kızlarını göreve atadı. Aile Yunanca yön verecek ve kız İngilizce’sini pratik etmek için bize çeviri yapacaktı. Neyseki Yunanca “sağ” “sol” ne demek biliyorum çünkü zavallı kız İngilizce’de “sağ” ve “solu” karıştırıyordu.

Başka bir vesilede, bir bakkala yol sormamız gerekti. Bakkal elimden tutarak beni yola çıkardı ve gökyüzüne doğru parmağını kaldırdı. “Su uçağı görüyor musun?" diye sordu. Kendi kendime "Olamaz!" düşündüm. O devam ederek, "kaldığınız yere gitmek için havaalanı yönünde gitmeniz lazım" dedi.

Girit’te kaldığımız sürece, arkeoloji tutkumdan dolayı Knossos ve diğer bazı küçük kasabalara geziler yaptık. Adanın ve halkının tarihini anlamak için oldukça hevesliydim. Knossos, geçmişte amatör İngiliz arkeoloji tutkunları tarafından tarihi çarpıtılmış olsa da ziyarete değer bir yer.
2006 yılının sonlarına doğru, Atina'ya bir iş gezisi yaptım. Burası her zaman merak ettiğim bir şehir olmuştur. İş nedeniyle, burada bulunduğum ilk günlerde maalesef şehirde pek birşey göremedim. Bunun yanında, Zeus Tapınağı manzaralı bir odada kaldığım ve iş nedeniyle akşamları şehrin en iyi restoranlarına gidebildiğim için şanslıydım.
Yerli arkadaşlar sayesinde, ben ve o zamanki erkek arkadaşım – şimdi eşimle iki günde görülebilecek yerlere doğru şekilde yönlendirildik. Akropolis’i gezdik ve hatta geleneksel müzikleri dinleme şansımız bile oldu. Kolonaki bölgesinde (Atina’nın Nişantası’sı) ve üniversite yakınında yürüyüşler yaptık. Askerlerin meclis önünde ilginç üniformaları içinde yaptıkları görev değişimi izledik.
Atina ilginç bir başkent. Bir başkentten beklenen büyük caddelere ve meydanlara sahip ama yerel topluluk hissi veren küçük tarihi mahallelere de sahip. Denize tahminimden uzaklığı aslında bende hayal kırıklığı yarattı.
Şimdiye kadar Yunanistan'da gördüğüm yerleri beğeni sırasına koymam gerekirse, listenin en başına Santorini’ye, ikinci sırayı da Girit’e ayırırım. Selanik bu ikisini takip eder.

Eylül ayında tatil için Rodos’a gideceğim. Bu vesileyle, bu ortaçağ adası ile ilgili macerlarımı veya resimlerimi umarım buraya sonradan ekleyebilirim.
All photos, Copyright Travelogueress