Search Travelogueress

Showing posts with label Akdeniz. Show all posts
Showing posts with label Akdeniz. Show all posts

Friday, 4 February 2011

Lübnan & Suriye Bölüm II

Cumartesi 26 Aralık 2009

Bugün Lübnan daha da farklı bir gözle bakıyorum. Öncelikle bugün gökyüzünü gri bulutlar kaplıyordu. Sonra, dün F.'in yaptığı doğru bir gözlemi yapmayı unuttum. Lübnan’da bluğ çağlarından çocuk görmek neredeyse imkansız. Ama bir bebek patlaması var. Herhalde iç savaş bittikten ve ülke tekrar refaha kavuştuktan sonra insanlar tekrardan bebek yapmaya başladılar.

Bugün yeni şoför Joseph ve tekrar Hala'yla dağlara çıkıp, Bekaa Vadisi'ne gittik. Dağlarda Druz köylerinden geçtik. Druzların dini Hıristiyanlık ve İslam karışımı bir dinmiş. Kitapları da Bilgelik Kitabıymış. Sırf siyah ve beyaz giyiniyorlar. Erkekler siyah şalvar, kadınlar siyah bir elbise giyip, beyaz tülbentle başlarını bağlıyorlar.

Dağlardaki durağımız "Beyt-i Din" yani İnanç Sarayı oldu.
Copyright Travelogueress
Lübnanlı bir Osmanlı valisinin inşa ettiği bir saray. Hala bu validen prens olarak bahsetti. Yani sanki bir Osmanlı’ya boyun eğmezmiş gibi. Halbuki bu prens, Osmanlılar tarafından cezalandırılmak için İstanbul’a gönderilmiş ve Türkler bu saraya el koymuşlar. Sarayın genel biçimi ve odaları (haremlik, selamlık vs) aynı Topkapı Sarayı’nın mantığında. Oldukça iyi muhafaza edilmiş. Sarayda sergilenen eski çağlardan kalma mozaikler de çok hoş ve iyi durumda. Ama tabii Topkapı Sarayı ya da Hindistan'da gördüğümüz saraylar Beyt-i Din'e bin basar.
Copyright Travelogueress
Saraydan sonra tekrar dağ yollarını izleyerek Bekaa Vadisi'ne geçtik. Lübnan Dağları’nın doruklarında kar manzaraları eşliğindeydik. Lübnan ismi "labne" yani yoğurttan gelirmiş. Ta Gilgameş Destanı’nda bile Lübnan’dan yoğurt doruklu topraklar olarak söz edilirmiş.
Copyright Travelogueress
Şehirlerarası yollar, köyler aynı bizim Anadolu'daki şehirlerarasındaki yollar. Binalar derme çatma, estetikten yoksun. Beyrut'tan çok farklı. Lübnan’daki son durağımız olan Baalbeck Tapınağı’na giderken Hizbullah’ın hüküm sürdüğü ve nüfusun çoğunluğunun Şiilerden oluştuğu bir köyden trafiğin ve insan yoğunluğunun nedeniyle zorla geçtik.
Copyright Travelogueress
Pazartesi günü Şiiler için bir Aşure günüymüş, sanırım İsmail’in öldürüldüğü günün anıldığı zaman. Her tarafta siyah Hizbullah bayrakları, çocuk yaştaki kızların bile başı bağlı, kadınlar simsiyah kapanmış, erkekler sakallı.
Copyright Travelogueress
Hala Hizbullah’ı bize terörist gibi değil de Lübnan’ın haklarını İsrail’e karşı koruyan bir gerilla örgütü olarak anlattı. Artık bilemem.

Ama Hizbullah taraftarı bu insanlar arasında yürürken çekingenlik hissetmedim çünkü Hıristiyan olan Hala ve Joseph gayet rahatlardı. Büyük bir kalabalık halinde camiye doğru Şii ilahi ve şarkıları söyleyerek, sloganlar atarak yürüyorlardı. Hatta bir grup, gerçek zincirlerle olmasa da, kumaşla sırtlarına vurarak yürüyorlardı. Bunu TV dışında, canlı olarak gördüğüm ilk zamandı.

Ezan okunduktan sonra camiden bazı Arapça sözler gelmeye devam etti uzun süre. Şiilere özel şeylerdi bunlar herhalde. Ezanı ve camiden gelen diğer sesleri Baalbeck Tapınağı’nı gezerken bize eşlik ederek dinledik.
Copyright Travelogueress
Baalbeck Tapınağı Jüpiter’e adanmış çok etkileyici, koskocaman bir tapınak gerçekten.
Copyright Travelogueress
Sütunlar, heykel kalıntıları, mozaikler, yapılar, Atina'daki Partenon'dan bile çok daha etkiliyeci ve büyük.
Copyright Travelogueress
Biraz gerçek tarih görmek (Beyrut'taki Batı taklitçiliğinden sonra), şehirlerarasındaki çirkin olsa da yerlilerin kendi bildiği şekilde inşa ettikleri binalar ve öğlen yediğimiz muhteşem yemek (Osmanlı mutfağının tıpatıp aynısı, tek fark her şey mutlaka humus ile yeniliyor) hoş bir gün geçirmemize neden oldu.
Copyright Travelogueress


Copyright Travelogueress
Joseph bizi Şam'a kadar getirdi. Araba ile ve bazı yerlerde yürüyerek önce Lübnan sınırını geçtik.
Sonra kimseye ait olmayan toprakları geçtikten sonra Suriye'ye girdik ve buradaki rehberimizle sınırda buluştuk. Suriye'nin doğası hemen farkını gösterdi. Kurak, taşlık, sarı topraklar.
Copyright Travelogueress
Ağaç görmek neredeyse imkansız. Suriye'de kendimi daha bir Ortadoğu’da gibi hissediyorum. Akdeniz'in Lübnan’ın doğası ve iklimine gerçekten büyük etkisi var.

Şam’ın dışları aynı İstanbul’un dış semtleri Ataköy vs. gibi yüksek, çirkin apartman dairelerinden oluşuyor. Bu geceki otelimiz Talisman II, Şam surlarının içinde yani eski şehirde. Surların içine arabalar giremiyor çünkü sokaklar dapdar, karanlık, pusu. Hiçbir özelliği yok hatta hayal kırıklığı yaratabilir.

Küçük bir kapıdan otelimize bir girdik ve içeride bambaşka bir dünya olduğunu gördük. İnanılmaz güzel dekore edilmiş bir yapı ve avlu.
Copyright Travelogueress
Aynı Kudüs’te kaldığımız American Colony otelinin içi gibi. 6 numaraları odamız avluya bakıyor. Ortadoğu’yu, Suriye'yi aynı kafamdan geçireceğim tarzda.
Odamız bir başka güzel. Kapı ve tavan Osmanlı tarzında. Gardırop sedef kaplamalı. O küçük kapıdan içeri girdik, bambaşka bir dünyada bulduk kendimizi.
Copyright Travelogueress

Thursday, 27 January 2011

Lübnan & Suriye Bölüm I

24 Aralık 2009

Bir yıldır ilk defa bu günlüğe yazdığıma inanamıyorum. Neler yaşandı neler. Olumlu bir edayla yazmıyorum bunu. Hayatımın en kötü yılını geçirdim.

Masai Mara'dan Nairobi'ye uçuşumuz oldukça ürkütücüydü. Yağmura tutulduk ve ben panik atağımı kontrol altında tutabilsem de, oldukça korktum. Dönüşte pilotumuz yine aynı F.'di! Uçağın Masai Mara'ya gelmesini beklerken, insan büyüklüğünde babun maymunu ailesini önümüzden geçerken gördük. Oldukça büyüklerdi ve bebeklerini taşıyorlardı. Babun görmemiz de iyi oldu. Nairobi'den Londra'ya dönüş uçuşumuz, küçük uçaklardaki korkunç tecrübelerimizden sonra çok rahat geçti. Uçaktaki bir hostun Afrikalılara gösterdiği kabalık ve ben uyurken yemek ikramı yapmak için kabaca beni itiştirmesi çok sinir bozucuydu gerçi. Neyse, o yılbaşını İstanbul’da ailemle geçirdik. [...]

Yaşanan finansal krizin F. ve benim üzerimizdeki etkileri, benim işyerinde yaşadığım sıkıntılar, İngiltere’de yaşadığım vize problemleri, [...] ve en ama en kötüsü [...] gidişi. Böylece benim de bu dünyadaki bildiğim hayatım sona ermiş oldu. Tüm umutlarımı, yaşam sevincimi, yaşama bağımı kaybettim. Her neyse, bu bir seyahat günlüğü ve bunları buraya yazmak istemiyorum. [...] yaşadıklarımı ve hissettiklerimi kalbim, beynim, ciğerim, damarlarım, nefesim ve Allah biliyor. Bu kadarcığını buraya yazmamın tek sebebi bu ara içinde Santorini, Cornwall, St. Tropez gibi yerlere yaptığım seyahatlerle ilgili günlük tutamamamın nedenini açıklamak. Allah'a şükür buralar hep görmek istediğim yerlerdi ve gördüm ve hatta çok sevdim, mutlu oldum ama her uyandığımda ilk aklıma gelen [...] ve yataktan bile kalkacak gücü bulamadığım, kalbimin kilolarca ağır geldiği bir dönemde elime kalem alabilecek enerji ve isteği bulamadım kendimde. Bu mekan ve yerlerdeki anılarımı artık resimler anlatsın. O sıralarda yaşadıklarım, hissettiklerim ve gözlerimin önüne gelenler bende kalsın. Resimlerde gülümsüyor olsam bile tüm bedenim inanılmaz bir ağrı ve acı içindeydi o sıralar.

Şimdi Heathrow'un 3 numaralı Terminali'nde İstanbul uçağımızı bekliyoruz F.'le. Aktarmalı olarak Beyrut'a gideceğiz. Yapacağımız seyahat Lübnan ve Suriye. Yarın da F.'le Bangladeş’te yaptığımız düğünün ikinci yıldönümü.

Cuma, 25 Aralık 2009

Bugüne Beyrut Havaalanı’nda başladık. Beyrut'a uçuşumuz ilginçti. Ter kokusu tüm uçağı ağır bir şekilde sarmıştı. Uçak Beyrut'a iner inmez de Lübnanlılar ayağa kalktılar, valizlerini üst kompartımanlardan almaya başladılar. Halbuki uçak hala hareket halindeydi. [....]

Bu arada İstanbul Havaalanı’nda annemle buluştuğumuzu da yazmalıyım. Beyrut uçağımıza fazla vakit olmadığından, havaalanında 1 saatliğine görüştük ve kahve içtik.

F.'le ikinci Bangladeş evliliğimizin yıldönümünü ilk Beyrut Havaalanı’nda, gümrük memurunun karşısında, o pasaportlarımızı kontrol ederken kutladık. Gece yarısı Beyrut'taki ilk izlenimim Kahire gibi olduğuydu. Fakat Noel gecesi olduğu için birçok insan hala dışarılardaydı. Yollar oldukça modern ancak gece karanlıkta binalar oldukça eski, yıpranmış gözüktü.
Copyright Travelogueress
Sabah 9 gibi buradaki rehberimiz Hala ile buluştuk. Hava inanılmaz güzeldi. Masmavi gökyüzü, güneş, yaza yaklaşan bahar sıcaklığı...Hem de bu mevsimde.
Copyright Travelogueress
Hala bizi ilk olarak Biblos denilen küçük kasabaya götürdü; deniz kenarındaki güvercin kayalıklarını gördükten sonra. Deniz kenarındayken İsrail’e ne kadar yakın olduğumuz ve bu bölgenin ve tüm dünyanın düzenini, medeniyet ve kültürler arası ilişkileri etkileyen toprakların ne kadar küçük ve dar bir alanda olduğu daha da belli oldu.
Copyright Travelogueress
Yol üstünde Hala, Lübnan’ın bir Arap ülkesi olmadığını çünkü Lübnanlıların Finikelilerden gelme olduğunu söyledi durdu. İyi de herkese bakarsan o zaman neolitik çağlara gitmek lazım. E o zaman biz de Türk değiliz, Hitit, Frigya, Lidyalıyız mı diyelim? [...] Hıristiyan olduğu için Araplarla özdeşleştirilmek istemiyor anladığım kadarıyla.

Ama yol üstündeki izlenimim, Lübnan’ın biraz Yunanistan, biraz Mısır, biraz İstanbul/Ankara karışımı gibi olduğu ve oldukça özentili [...] oluştuğu oldu. Bunu Hala bile söyledi. Dediğine göre Lübnanlılar hava atmaya bayılırmış.

Neyse, Biblos milattan önce 7000'den beri ticari liman olarak kullanılan, dünyanın en eski ticari limanıymış.
Copyright Travelogueress
Şirin bir kasaba. Finike, Roma, Haçlılar, ortaçağ etkileri üst üste katmanlar yaratmış. Biblos'tayken Hala Türklerin 400 yıl boyunca Lübnan’da olduğunu söyledi ama Osmanlılar'in bıraktığı tarih ve etkilerden hiç bahsetmedi. Hatta bahsetmek istemediği hissine kapıldım çünkü anlaşılan iyi düşünceleri yoktu. Fransa sömürgesi olmaktan gocunmuyorlar ve Fransa’yı "Ana Ülke" olarak görüyorlar. İlginç! Ermeni nüfusu da yüksek [....]

Biblos'tan sonra, Hala teleferikle bizi dağlara çıkardı.
Copyright Travelogueress
Hep tekrarla söylediği de, "manzaraya bakın aynı Monte Carlo, değil mi?" Burada şu casino var, bu ünlü sahne aldı filan filan.
Copyright Travelogueress
Küçük çaplı ünlülerin gazinolarda sahneye çıkması, Versace, Armani gibi markaların ülkede mağazalarının olması onları çok modern, batılı ve özel yaptığı düşüncesine sahipler. Hatta bir ara Türklerin kendilerini batılılara zorla modern göstermek istedikleri zaman ne kadar özentili ve gülünç duruma düştüklerini anladım.

Dağda, Harisa isimli bir köyde Fransa’nın Lübnan’a hediye ettiği bir Meryem Ana heykelinin yakınına gittik. Aynı Rio'daki Hz. İsa heykeli gibi. Noel günü olduğu için de bayağı bir kalabalık vardı.
Copyright Travelogueress
Lübnan’da 18 farklı din ve mezhep varmış. Maronit Hıristiyanlar, Katolikler, Ortodokslar, Sünniler, Şiiler, Druzlar, Ermeniler vs. Anayasa gereği cumhurbaşkanı her zaman bir Maronit Hıristiyan, başbakan bir Sünni ve meclis başkanı bir Şii olmak zorundaymış.

Beyrut'a döndüğümüzde gece görmediklerimizi gördük. İç savaştan sonra harap olmuş binalar, Solidere isimli bir şirket tarafından satın alınmış ve çok hırslı bir restorasyon çalışması başlamış.
Copyright Travelogueress
Beyrut şehir merkezi gerçekten Paris, Milano, Cenevre'den farksız. Hatta restorasyonlardan dolayı çok daha temiz ve güzel. Daha önce de yazdığım gibi tüm yüksek kalite, lüks marka mağazaları burada ve hiçbir şey Lübnan’da ucuz değil. Taksi, yemek vs. Londra'dan bile pahalı.

Türklerin inşa ettiği çok güzel bir bina da şimdi Bakanlar Konseyi olarak kullanılıyormuş.
Copyright Travelogueress
Her şey iyi güzel de, neden içimde bir rahatsızlık, hayal kırıklığı hissediyorum? Yeni bir şey görmedim diye belki. Yani Lübnan’ın herhangi bir Avrupa ülkesini taklit etmekten başka kendi öz kültürüne dair neyi var? Fransa, İtalya’dan farkı ne? İşte bu yüzden de biraz batılıların İstanbul’a geldikleri zaman nasıl hissettiklerini, yani bazı şeyleri taklit ettiğimizi zannettiklerini (öyle olmasa bile) tahmin ettim. Belki bu Lübnan’ın kültürü ve tarihi. Belki taklit etmiyorlar ama Tel Aviv gibi çirkin bir şehrin bile daha çok karakteri var gibi geldi bana çünkü en azından taklit değil. Belki de yanlış düşünüyorum. Ama her şey biraz özenti kokuyor (güzel olmasına rağmen). Yıllarca okuduğum kitaplardan da hep biliyordum Beyrut'un Doğu’nun Paris'i olduğunu ama kendi tarzı içinde olduğunu zannetmiştim. Belki de beni hayal kırıklığına uğratan, öz bir tarz görmemiş olmam oldu.
Copyright Travelogueress
Copyright Travelogueress
Copyright Travelogueress
Bu arada Hala Finike alfabesinin Yunan ve Latin alfabesinin anası olduğunu, mitolojideki "Europa" hikayesinin Lübnan’da geçtiğini söyledi.

Yarın sabah erkenden Baalbeck kalıntılarını gördükten sonra, Suriye sınırını geçip, Şam'a doğru yol alacağız.
Copyright Travelogueress
Copyright Travelogueress

Friday, 5 November 2010

Kutsal Topraklar

Cuma, 12 Eylül 2008
Yoğun çalışma hayatının verdiği yorgunluktan dolayı yerleştirmeye çalıştığım alışkanlıkları kaybediyor gibiyim. Bu arada Selanik ve Halkidiki’ye gittim ve çok çok güzel ve ilginç şeyler görmüş olmama rağmen bunları yazmayı ve not etmeyi unuttum. Umarım ömür boyu aklımda kalırlar en azından.

Şimdi Hilton Tel Aviv’in 544 numaralı odasının balkonunda denize karşı oturuyorum. Arkamda Tel Aviv’in yüksek ve aralarına sıkıştırılmış küçük eski binaları, trafik sesi, İngiltere Büyükelçiliği ve Türkiye Büyükelçiliği var. Ne tesadüf! Bu iki elçiliğin ortasında 3 alçak katlı bina var. F.’in beraber çalıştığı ve buraya beraber geldiğimiz B.K.’nin ailesinin bu binalarda (turuncumsu olan) yazlık daireleri var. B. şu anda orada.
Dün gece iş çıkışı uçağa bindiğimizde F. ve B. Business Class’ta, ben ise ekonomi uçtum çünkü ne de olsa parası benden çıkıyor. Şansıma da kötü bir yolculuk geçirdim. Bu cumayı işten yıllık izin olarak aldım ve tabii gezebilmenin yanı sıra çok eksikliğini çektiğim uykuyu da biraz alabilmek isterdim. Ama kabin içinde 4,5 saat boyunca çılgınlar gibi çığlık atan bir çocuk ve buna müdahale etmeyen babası ve yanımda oturan sürekli öksüren, dinlediği müziğin sesini sonuna kadar açan ve kolları ve bacakları benim alanıma taşan adam yüzünden uyuyamadım.

Ben Gurion Havaalanı’nın mimarisi gerçekten hoş. Büyük müzelerin mimarisini çağrıştırıyor. F. ve benim geçmemiz tam bir saat aldı. Bir nevi sorguya alındık özel bir odada. B. de bizi beklemek zorunda kaldı bu süre boyunca. F. ve beni ayrı ayrı sorgulayan polis aslında çok da fena değildi. Espriler yapıyordu. Herhalde sorularına ne kadar hızla ve kendimize güvenerek cevap verdiğimizi test ediyordu. Baba adı, dede adı, İngiltere ve Türkiye cep telefonu numaralarım (şimdi artık sürekli dinleneceğim anlaşılan), kaç yıl A.B.D.’de yaşadım, kaç yıldır Londra’da yaşıyorum, ne iş yapıyorum, “ismim hiç bir Türk ismine benzemiyor” vs. Polis de yılda 3 kere kıyafet alışverişi için İstanbul’a gittiğinden bahsetti.

F.’in işyerinden ayarladığı taksi ile otele geldik. Taksi şoförü oldukça candan bir adama benziyor. Şimdilik insanlar tahmin ettiğim kadar kaba değil (daha önce iş için yaptığım bazı telefon görüşmelerinde oldukça kabalardı).

Tel Aviv birçok gökdelen, ofisler, iş binaları ile dolu. Yollar, sokakların yapıları, bitkiler vs aynen Türkiye’yi çağrıştırdı F. ve bana. Ne de olsa Akdeniz’deyiz ve Türkiye’den de çok uzak değiliz. Hatta Kıbrıs sadece 50 km. uzaklıktaymış.
Otelde 2 saat kadar uyuduk. Şimdi F.’in Frankfurt ve İngiltere’yle 2 saatlik bir telefon görüşmesi var. Ben de fırsattan istifade 33 derecede (şu anda Londra bulutlu, gri, soğuk, 14–15 derece, yağmurlu) güneşin tadını otel odamızın balkonunda, neredeyse eriyerek çıkarıyorum. Bu sıcakta oruç tutmak oldukça zor tabii. Uçaktan indiğimizden beri oldukça susamış hissediyorum. F.’in telefon görüşmesi bittikten sonra denize girmeyi, sonra da deniz kenarında dolaştıktan sonra Jaffa’ya gitmeyi düşünüyoruz bu akşam. Yarın da Kudüs! Hatta belki zaman kalırsa Ölü Deniz!

Pazar, 14 Eylül 2008

Cuma günü F.’in telefon görüşmesi tam 3 saat sürdü. 3.30’da bitti. Faturası ise $1000 idi. Ben bu sırada uyudum uyandım, en sonunda 4 civarı otelin önündeki plaja gidebildik. Oldukça kalabalıktı. Plajda raket oynayan gençlerle tıklım tıkıştı. Herkes güneşten kopkoyu yanmış, vücutları oldukça diri ve sportif. F.’le tatilden yeni dönmüş olmamıza rağmen bizler onların yanında oldukça beyaz kaldık.
Tel Aviv kızları beni hayal kırıklığına uğrattı. Hiç de bahsedildiği kadar güzel birine rastlamadım. Plaj ve sokaklar eşcinsel dolu. Su oldukça sıcak. Hatta hava sıcaklığı 33 olmasına rağmen, sudan çıkınca ürperiyor insan.

Daha sonra F.’in iş arkadaşının ve otel resepsiyonunda görmemiz tavsiye edilen yerlere gittik. Büyük hayal kırıklığı yaşadık. Tel Aviv yüksek gökdelen, yeni beton yığınları ve pis sokaklardan başka bir şey değil. Hiç güzel değil hatta karaktersiz ve tatsız bir şehir.

Akşam bize tavsiye edildiği gibi Dalal isimli bir restorana gittik. Yemekler gerçekten güzeldi. Bildiğimiz künefeyi, İsrail tatlısı diyerek ve „knafe“ olarak adlandırarak satıyorlar. Yanında da peynir dondurması.

Cuma günü güneşin batımından Cumartesi güneş batımına kadar sebat sürüyor. Sokaklar bomboş. Araba görmek neredeyse imkansız. Otelde bile sebat için özel asansör var. Dindar insanların asansör düğmesine basmasına gerek yok. Her katta otomatik duruyor.

Akşam yemekten sonra taksiyle Jaffa’ya gittik. Tel Aviv’e çok yakın hatta yanı başı. Tel Aviv bitmeden Jaffa başlıyor ve kendinizi bambaşka bir dünyada, sebat süresinde bile canlı bir hayatın, ışıkların, seslerin, insanların içinde buluyorsunuz.
Jaffa’da yeni binalar bile Tel Aviv’den çok daha güzel. Tel Aviv’de bir tek Arap görmek imkansızken, Jaffa’da başörtülü Arap kadınların yanında yürüyen Musevi kadınlar görüyorsunuz.
Eski Jaffa restore edilmiş; inanılmaz güzel bir şehir. Dar sokaklar labirentler gibi; sinagoglar, camiler yan yana. Mimari çok güzel, gizemli, zengin. Keşke gün içinde Jaffa’ya gelip burada yemek yeseydik diyoruz. Ama kimse bize Jaffa’dan bahsetmemişti. Herhalde […] övmek istemiyorlar, […] diye düşünüyoruz.
13 Eylül Cumartesi sabahı, havaalanından bizi karşılayan Gavri bizi Kudüs’e götürmek için alıyor. Gavri Yemen asıllı Musevi’ymiş. Esi Türk asıllı. Kızına Türk’e benzediği için manken gibi güzel diyor. Resmini bize gösteriyor. Yol boyunca bize İsrail’i, kendi geçmişini, bu toprakların tarihini anlatıyor. […]

Yolda Judea Çölü’nde duraklıyoruz. İsa Ürdün Nehri’nde vaftiz edildikten sonra burada 40 gün yürümüş. Tepelerde bir Arap köyü ve bu köyü çevrelemiş, tüm hayat bağlarını koparmaya çalışan Musevi yerleşimleri ve köyleri görüyoruz. Hatta Arapların dolaşımını önlemek için inşa edilmiş yeni “Çin Duvarlarını”.
Kudüs yolu, Türkiye Akdeniz iklimi ve bitkilerini andırıyor. Kudüs’e varırken Arap köylerinden geçiyoruz. Fakirlik ve düzensizlik ortada. Gavri Arapların böyle pis yaşamak istediklerini vurguluyor. Kudüs Valisi’nin onlara “yardım” etmek istemesine rağmen!
Zeytin Tepesi’nde Kudüs manzarasının en güzelini görmek için duraklıyoruz. Haham mezarlarını, İsa’nın ağladığı tepeyi, Judas tarafından aldatıldığı yeri, Dolorosa Yolu’nun başlangıcını, Meryem’in mezarını, Kanuni Sultan Süleyman’ın inşa ettiği duvarları, Mesih’in gelmesini engellemek için kapattırdığı altın kapıyı ve önüne koyduğu Müslüman mezarları ve uzaklarda Son Akşam Yemeği’nin yendiği, şimdi kilise olan tepeyi görüyoruz.

Daha sonra otelimize yerleşiyoruz. American Colony, oda 5. Eski bir Osmanlı Sarayı (bu arada Jaffa’da da Osmanlı’nın izleri çok görülüyor). Bu otel şimdiye kadar ömrümde kaldığım en güzel otellerden biri. İnanılmaz “charming”. İç avlusu cennetten çıkma bir bahçe, mimarisi sevimli çok sıcak ama bir yandan da zarifçe asil. Şimdiki sahipleri Amerikalı olsa da, çoğu çalışanı Arap. Odamız Pasha Deluxe. Kendimi tam bir prenses gibi hissediyorum Hatta Beylerbeyi Sarayı’nın içinde. Oda inanılmaz güzel. Dekorasyonu bana Türkiye’yi çağrıştırıyor. Kendimi çok çok rahat hissediyorum. Ve mutlu.




Otelden 10 dakika yürüme mesafesinden sonra Eski Kudüs’ün Şam kapısından eski şehre giriyoruz ve kendimizi Müslüman mahallesinde buluyoruz. Dapdaracık, Ramazan kalabalığı ve telaşı ile dolu sokaklar. Elbette kayboluyoruz. Mescid-i Aksa ve Kubbetul Sahra’ya girişimiz Müslüman olduğumuza inanılmadığı ve Ramazan olduğu için engellenmeye çalışılıyor. Kimliklerimizi gösteriyoruz. Örtüneceğim sözümü veriyorum. Kuran okuyup okumadığımız soruluyor. Telaş ve korkuyla Fatiha okuyoruz. Geçişimize izin veriliyor. Hemen üstümü başımı kapatmaya çalışıyorum. Saçlarımı F.’in annesinin hediye ettiği ipek eşarpla. İpek saçlarımdan kayıp duruyor. Rahatsız bir durum içindeyim.
Öğle namazını erkekler önde Mescid-i Aksa’da, kadınlar arkada Kubbetul Sahra’da kılıyor. F. ön tarafta namazını kılıyor. Ben de arkadan diğer kadınları taklit etmeye çalışıyorum duaları okumadan. Ama bana dönük namaz kılmayan bir kadın bana bakıyor. Utanıyorum, telaşlanıyorum ve yaptığımı bırakıp oturuyorum. Kendi kendime Allah’a konuşup dua etmeye çalışıyorum. Başka şeyler dikkatimi çekiyor, konsantre olamıyorum. Kendi kendime kızıyorum. En kutsal üçüncü noktada Allah’a konuşmayı, dua etmeyi beceremiyorum.

Bir Arap bize tur vermek için peşimize takılıyor. F. onaylıyor. Adam felaket kokuyor. Yanına yaklaşamıyorum. Hz. Muhammed’in ilk inşa ettiği camiye, Hz. Süleyman’ın ahırından kalma kolonlara, Hz. İbrahim’in İshak’ı öldürmek üzere olduğu kayaya bizi götürüyor. Özellikle kayanın yerine inşa edilmiş olan camii ve çinileri, altın kaplamaları tam birer şaheser. Neredeyse mütevazı duruyorlar ama zengin bir güzellikleri var. Yer altındaki camii ve dua etme yerlerinde kendimi hasta hissediyorum. Sıcak ve oruç mideme vuruyor. Üstüne üstlük bu kapalı mekanlardaki rutubet, havasızlık, iğrenç insan teri ve ayak kokusu dayanılmaz. Kusma hissi doğuyor. Bazı insanlar nasıl buralarda uyuyabiliyorlar anlamıyorum.
İpek eşarbım ben farkına varmadan arada bir saçlarımdan kayıyor. Cami’deki erkekler bir anda “Ayup ayup” diye bana bağırmaya başlıyorlar; “Mahrem!” Her şey çok güzel olmasına rağmen rahat edemediğim için bir an önce çıkmak istiyorum. Bizi dolaştıran yaşlı adam F.’den 100 Schakel kopardıktan sonra bizi yalnız bırakıyor.

Avludan çıkar çıkmaz başımı açıyorum. Üstümdeki kat kat kıyafetleri çıkarıyorum. Keşke camiler kadınlar için de, onların da rahat edebilecekleri (Arap kadınlar gibi kapanmasalar ama yine de mütevazı giyinseler bile) bir yer olsa. Allah afetsin!

Hemen kendimizi Ağlama Duvarı’nda, Adem ve Havva’nın yaratıldığı bahçede buluyoruz. Musevi mimarisinin çok zayıf ve hiç etkileyici olmadığını söylemeliyim. Kudüs’teki Musevi Mahallesi, Müslüman ve Hıristiyan mahallelerinden çok daha küçük. […]

Via Dolorosa’dan İsa’nın gömülü olduğu kiliseye gidiyoruz. Burada da omuzlarımı kapatıyorum. Hıristiyan mahallelerinde de Etiyopya Kilisesi, camii, Yunan Ortodoks, Katolik vs hepsi yan yana, dip dibe.
Eski şehir duvarları dışındaki David Şehri’ne de gidiyoruz. Binlerce yıl öncesinden beri şehrin su kaynağı buradan geliyormuş. Oruç, sıcak ve durmadan yürümenin verdiği etkiyle çok yorgunuz. Ölü Deniz’e gitmekten vazgeçiyoruz. Dünya güzeli otelimizin havuz ve saunasına gidiyoruz.
Akşam yemeğini Arap mahallesinde (insan bu sokaklarda yürürken gerçekten kendini Filistin’de hissediyor) Paşa isimli bir restoranda yiyoruz. Yemekler burada çok tuzlu. Bol bol limonata içiyoruz. F.’in diğer iş arkadaşı M. bize katılıyor. Akşam yemeğinden sonra otelin önce bahçesinde B. de bize katılıyor. Bir şeyler içiyoruz ve uzun günümüz son buluyor.

Bu sabah erkenden F. toplantıları için çıktı gitti. Ben 4 kişinin sığabileceği yatakta Jerusalem Post’u okudum, biraz daha uyudum, Juliet balkonumuzdan sonra bir kez mavi gökyüzüne, güneşe, Kudüs’e baktım, sıcağı hissettim, Kudüs’ü dinledim, kokladım. Şimdi arabanın gelip beni havaalanına götürmesi için otel girişinde, oryantal mobilyalara oturmuş bu günlüğü yazıyorum. Cennet gibi bu avluda öğle yemeği yemek için birçok turist gelmeye başladı.
Kudüs ve çevresini görmek için en az bir hafta lazım. Ama buna da çok şükür Allah’ım. Üçte bir hacı olabildiğimiz ve bu güzelim otelde ve güzelim odasında kalabildiğimiz için. Bakalım şimdi ülkeden çıkışım nasıl olacak...
Kutsal Kedi

Arap Gelin



Musevi Gelin
All photos, Copyright Travelogueress