Search Travelogueress

Showing posts with label Afrika. Show all posts
Showing posts with label Afrika. Show all posts

Thursday, 20 January 2011

Kenya Son

Perşembe 25 Aralık 2008


Bugün F.'le Bangladeş’teki düğünümüzün ilk yıldönümü. İlk kutlayan F. oldu, beni yendi :-) [...]

Sabah 7'de yürüyüş safarisine çıktık. 2 saat kadar sürdü. Rehberimiz David'in dışında silahlı bir rehber de bize eşlik etti.
Yürürken gördüğümüz ceylanlar, topeler, buffalolar ve çakallardı. Bir de yüksek bir ağacın dalında sallanarak bırakılmış bir impala iskeleti gördük. Belli ki bir leopar tarafından avlanmış, ta ağacın tepesine çıkarılmış ve leopar tarafından ağaçta yenmiş. Çok ilginç bir görüntüydü.

Bunun dışında David bazı bitkileri ve hayvan dışkılarını anlattı. Mesela meyvesi yılan zehirine karşı kullanılan mor çiçekli kısa bir bitki, böcekleri uzak tutan, kuruyunca yaprakları turuncuya dönen bir ağaç, yabani akasya ve yabani gardenya, Masailer’in dişlerini temizlemek için dallarını kesip kullandığı bir ağaç vs. Masai köylerinde bitki doktorları yani "cadılar" olurmuş tüm bitkilerin şifa ve etkilerini bilen. Hastalar, köylüler bunlara gidermiş.

Fil dışkılarını inceledik. Fillerin sindirim sistemi çok zayıfmış. Bu nedenle dışkılarının tümü sindirilememiş otlardan oluşuyor. Masailer bunu toplar, yakacak olarak kullanır, ayrıca kaynatır 2 yaşındaki bebeklere bağışıklık sistemleri güçlensin diye içirirlermiş. Karın ağrısı olana da içirirlermiş.

Zürafaların dışkıları küçük topçuk, bilyeler gibi. O kadar büyük bir hayvandan küçücük dışkı çıkması çok ilginç. Su bulunan yerlerde su içerken birçok hayvan, aslanlar ve diğer avcı hayvanlar tarafından avlandığı için, bazı hayvanlar, mesela dikdikler yeni metotlar geliştirmişler ve hiç su içerken görülmezlermiş. Su ihtiyaçlarını bitkilerden, onların üzerindeki damlacıkları emerek giderirlermiş.
Dikdik
Bir de bir zürafa kafatası bulduk. Organlar dışında, tüm dişler dahil tamdı. Kafatasını boynuzlarından tuttum, kaldırdım. Bayağı ağırdı. En az 7 kilo civarı. Daha da ağır olabilir. Beyin kısmı oldukça küçük, göz yuvaları ise oldukça genişti.
...

Yine olaylı bir akşamüstü safarisi [...]. Safariye çıktıktan kısa bir zaman sonra kalın gri bulutlar bizi tepelerde takip etti ve kovaladı. Rehberimiz Masai David arabanın üstünü ve sağ tarafını zamanında örttü; nitekim sağanak yağışlı yağmur hemen ardından başladı. Böyle yağmur, bu mevsimde Kenya'da hiç normal değilmiş. Küresel ısınmanın etkilerinden biri herhalde. Yağmurun başlamasıyla tüm hayvanlar bir yerlere kaçıştı. Ceylanların bazıları oldukları yere oturdular. Bunun nedeni yıldırım çarpmasından korunmakmış.

Hayvanları bulmak daha da zorlaştı. Sırtlan göremesek de çalılıkların arasından toprağın içine geniş ve derince kazdıkları yuvalarını gördük. Sonra büyük, koca bir erkek aslan! Shampole'de gördüğümüzden çok daha yaşı vardı, dolayısıyla başı ve yelesi çok daha heybetliydi. Çok asil duruyordu. Gerçekten çok etkileyiciydi. Ancak aslanın etrafında 12 araba toplanmıştı. Masai Mara ne yazık ki çok turistik ve hayvanlar evcilleşmiş neredeyse. Zavallı aslanın yüzüne egzost üfürtüldükçe ve sürekli izlendiği için tabii ki rahatsız oldu, sıkıldı ve çalılıkların arasına iyice saklandı.

Yağmur durmaksızın yağdığı için zaten taş topraktan olan yollar (ya da patika demek daha doğru olur) iyice su topladı ve kayganlaştı. Jeep sürekli bir o yana bir bu yana savruldu, kaydı, sürüklendi. Zaman zaman irkildim. Kampa soğuk ve yağmurdan dolayı erken döndük. Yağmurda safari de hoş bir tecrübeydi elbette. Şimdi bunları yazarken de yağmur dışarıda çadırımızın üstüne hışımla, durmaksızın yağmaya devam ediyor. Aslında çok romantik bir hava oluşturuyor. Sürekli doğa içinde olmak, doğanın seslerini duymak (yağmur dahil) ve bu seslerle uyumak ne kadar dinlendirici ve rahatlatıcıymış bilmezdim. Hiç radyo, TV, suni aletler, elektronik veya plastik madde, tek bir bina, araba sesi olmaması mükemmel. Böylece F.'le daha çok vakit geçirebiliyor ve konuşabiliyoruz.

Bu gece Kenya'daki son gecemiz. Yarın ayrılacağımız için üzülüyorum. Ama bir yandan da bu yağmurun yarın da devam etmesinden korkuyorum. Çünkü bu havada küçük bir uçakla Nairobi'ye uçmak benim ölüm fermanımın yazılmasından hiç farklı değil. Masai Mara'ya gelmek uğruna uçakta yaşadıklarım aklıma geldikçe çok ürperiyorum ve açıkçası mümkün olsa karayoluyla gitmeyi ya da burada kalmayı ve Londra uçağımızı kaçırmayı tercih ederim (Allah korusun tabii). İnşallah yarın hava sakin olur ve uçuşumuz güvenli ve rahat geçer.

...

Kenya'da son gece... Noel günü olduğu için ve Kitcheche Kampı’nın tüm misafirleri tüm öğünleri aynı masada hep bir arada yediği için bu akşam Noel yemeği özel hazırlanmıştı. Asıl yazmak istediğim, Noel'e özel olarak kampın Masai çalışanlarının geleneksel kırmızı kıyafetlerini giymeleri ve ellerine mızrak ve uzun sopalar alarak bize geleneksel bir Masai dans gösterisi sunmaları. Tek sıra haline girip, sekleyerek masalar arasından birkaç kez geçtiler ve bir yandan uğultulu ve derinden sesler çıkararak ve eminim bazı kelimeler sarf ederek şarkılar söylediler.

Bu sesler aslanları korkutmak içinmiş. Sonra bir yarım daire şeklinde dizildiler ve sıra sıra ortaya geçip yüksekçe zıpladılar. Herkes bir diğerinden daha yüksek zıplamaya çalıştı.
Sonra çift halinde aynı anda senkronize bir şekilde zıpladılar. En yüksek zıplayan kızların dikkatini çekermiş. En yüksek zıplayan ayrıca evleneceği kızın ailesine başlık olarak 5 inek vermekten kurtulur, kızı başlık vermeden alma hakkını kazanırmış.

Thursday, 13 January 2011

Kenya Bölüm VII

Çarşamba 24 Aralık 2008


Yarın F.'le Bangladeş’teki düğünümüzün tam birinci yılı olacak!

Geceler ve sabah saatleri Masai Mara'da çok soğuk! Kat kat giyinmek gerekiyor. Kamp yöneticileri bizi sıcak tutsun diye yatağımıza sıcak su torbaları koyuyorlar. Dün gece leopar yine çadırımıza ziyarete geldi. Çadırımızın ön terasındaki sandalyeye çıktı, sonra avını çekiştire çekiştire çadırın yakınındaki çalılıkta kıtır kıtır kemikler dahil yedi. Arada bir de gürledi.

Sabah da çadırımızın önünde gezinen iki impala gördük. Kamp yöneticisinin eşi bunların impala değil de burayı evleri edinen "bushbuck" olabileceğini söyledi. Öğlenden sonra, gergedanları görmeye gideceğiz. Böylece görmek istediğim tüm hayvanları görmüş olacağım fakat henüz hiç sırtlan görmedik. Sırtlan da görmek isterim doğrusu.

Buradan ayrılmamıza sadece iki gün kaldı. Öncelikle Cessna tipi olmasa da yine karavan tipi uçağa binmek zorunda olduğumuz için (Nairobi'ye dönmek için) çok korkuyorum. Bunun dışında üzülüyorum. Buraları, havayı, doğayı, yavaş ve rahat hayat tarzını, vahşi hayvanları özleyeceğim. Soğuk, koşuşturmalı ve stresli Londra'ya dönmek istemiyorum. Tatilin bitmesini istemiyorum. Üstelik dün gece rüyamda Londra ofisinin müdürünün beni işten çıkardığını gördüm. Allah korusun tabii.

İnanmıyorum, şimdi çadırımızın ön verandasında oturmuş günlüğü yazarken tam önümden bir bushbuck önce yürüyerek sonra koşarak geçti. Tam bir masal dünyası bu. Modern/batı yaşamından çok farklı, çok hoş!
Copyright Travelogueress
...

Akşamüstü safarisine çıktık. Onu anlatmadan önce unutmadan şunları yazayım. Svahili'de fil "tenbo", su aygırı "kibaki", zebra "puma milia", güle güle "alla".

Şimdi safariye dönelim. Bugün hava oldukça bulutlu, yer yer yağmurlu ve rüzgarlıydı. Oldukça serin. İlk defa gördüğümüz egzotik kuşlar oldu. Ama bugünün en ilginci gergedanlardı. 6 tane öksüz gergedan, Güney Afrika'dan kurtarılmış (anne-babaları avcılar tarafından boynuzları için öldürülmüş) Kenya'ya getirilmiş. Geçen sene Kenya'da yaşanan politik problemlerde arabulucu olmaya gelen Kofi Annan’ın adını Kenya'da doğan yeni bir erkek gergedana vermişler. Kofi Annan gergedan şimdi 11 aylık.
Copyright Travelogueress
Copyright Travelogueress
Gergedanlara o kadar yaklaşabildik ki, çok şaşırdım. Çok tehlikeli ve güçlü hayvanlar.
Tarih öncesinden kalma bir yaratığa benziyor, zaten de öyleler. Ama bunlar bekçiler arasında büyüdükleri için insanlara alışkınlar. Bebeğe dokunabildik bile!
Copyright Travelogueress
İnanılmaz bir tecrübeydi. Çok mutlu oldum. Cildi o kadar kalın ve sert ki, bildiğim tüm yüzeylerden daha pürüzlü ve sert. Hafif de tüyleri var.

Akşamüstü çöl hurması ağaçları ve grubun bulutlar arasında değişen renkleri en yetenekli ressamların elinden çıkmış tablolar gibi güzel, romantik ve renk zenginiydi.
Copyright Travelogueress
Burada, bu doğa içinde çok mutlu hissediyorum. Bir daha dünyaya gelebilsem herhalde zoolog olmak isterdim. Sürekli hayvanları görmek, onlarla vakit geçirmek ve ilgilenmek beni çok mutlu ediyor.
Copyright Travelogueress
Yarın sabah erkenden yürüyüş safarisine gidiyoruz. Bu gece Noel gecesi, yemekte devekuşu ikram edilecekmiş. Ben asla yemem tabii. Noel ağacı olarak da çam ağacı yerine Kenya'da çok sık görülen bodur ve büyük dikenli (zürafalar yaprağını çok seviyorlar) bir ağaç süslendi kampta.

Wednesday, 5 January 2011

Kenya Bölüm VI

Salı 23 Aralık 2008

Yine olaylı bir gün! Sabah 6:30’da safariye (Swahili dilinde “sefer” demekmiş) çıktık. Ama gecemiz bile olaylıydı. Çadırımızın hemen yanında bir leopar avladığı bir ceylanı çekiştirdi ve yedi. Hemen yanı başımızdaydı. Yerken çıkardığı gürlemeye benzer sesleri duyabildik.

Sabah safariye çıkarken sabaha karşı kampa fillerin geldiğini söylediler. Safari’de Shampole’deki gibi hayvanlarla saklambaç oynamamız gerekmiyor. Masai Mara’da başınızı nereye çevirseniz vahşi bir hayvanı kolayca görebiliyorsunuz. Sabah nitekim ilk gördüğümüz filler oldu. Yaşlısı ve bebekler dâhil.
Copyright Travelogueress
Copyright Travelogueress
Copyright Travelogueress
Copyright Travelogueress
Filler gerçekten çok ilginç hayvanlar. Çok “eski” görünüyorlar. Yani sanki milyonlarca yıllar öncesinden kalma gibi. Aile içinde yaşıyorlar ama yaşlılar son 10 yıllarını yalnız geçiriyor. Öldüklerinde diğer filler olunun etrafında yas tutuyor ve ölüyü kaldırıyorlar. Günde 16 saat boyunca ot yiyorlar. Filleri çok sevmeme ve bebeklerini inanılmaz sevimli bulmama rağmen bize yaklaştıkça oldukça korktum. Kırmızı gözleriyle oldukça ürkütücü olabiliyorlar.

Onlarca Masai zürafası gördük.
Copyright Travelogueress
Zaten kamptaki çadırımızın sanki ön bahçesiymiş gibi Masai ovasındaki vahşi hayvanları önümüzden geçerken görebiliyoruz.

Sonra bir ağacın en tepesindeki bir dala çıkmış dinlenen bir leopar gördük.
Copyright Travelogueress
Leoparlar çok utangaç hayvanlar oldukları için onları görmek çok endermiş. Gördüğümüze çok sevindim.
Copyright Travelogueress
Şimdiye kadar Kenya’da gördüğüm tüm hayvanlar içindeki favorim leopar. O kadar güzel, zarif, desenleri o kadar hoş ki! Tam bir mücevher gibi.

Daha sonra Masai Ovası’nın boş bir alanında kahvaltımızı piknik olarak yedik. Burada resimler çekerken F. fotoğraf makinesini elinden düşürdü ve lens tamamen bozuldu. Fotoğraf çekemez olduk. Hem F. hem ben inanılmaz üzüldük. Tabii en büyük endişe bugüne kadar çektiğimiz fotoğrafların kaybedilmiş olması.

Hemen kampa geri döndük. F. fotoğraf makinesini tamir etmeye çalıştı ama nafile. Çok üzücü! Hem daha yepyeni makine hem çektiğimiz onca fotoğraf ve video! Umarım fotoğraflar ve videolar güvendedir. Ama bundan sonra göreceklerimizi nasıl çekeceğiz diye çok dertlendik tabii. Çok şükür, bu kampın şimdiki yöneticilerinden Jarred yedek makinesini bize vermeyi önerdi. Dijital değil ama hiç yoktan iyidir!

Öğleden sonraki safaride bize Amerikalı orta yaşlı bir çift katıldı. Shampole’deki lüksümüz yok artık maalesef. Öğlenden sonraki gezimizde ilk gördüğümüz hayvanlardan biri en nadir hayvanlardan biri olan “cerval” kedisiydi. F. yeni makineye alışmaya çalışırken “cerval” kedinin resmini çekip çekemediğini henüz bilemiyoruz. Resimleri bastırdığımızda anlayacağız. Ama oldukça şanslıydık bu kediyi görebildiğimiz için.

Sonra daha da şanslısı anne bir leoparı çalılıklarda yürürken ve sonra erkek yavrusunu çağırırken gördük.
Copyright Travelogueress
Copyright Travelogueress
Anne ve oğlu bir araya geldiklerinde birbirlerine gösterdikleri sevgi gösterisi inanılmazdı. Leoparlar gerçekten çok güzel.
Copyright Travelogueress
Ama Masai Mara insan ve arabalarla çok kalabalık. Bu iki leoparın etrafında 5 jeep toplanmıştı. Çok tatsız, ticari ve turistik bir durum. Kampta en çok New Yorklu ve Londralı turist var ilginçtir. [...] Konuşabildiğimiz insanlar.

Bu arada çadırlarımızda kova su ile duş alıyoruz. Öyle bir sistem kurmuşlar ki, kovadaki su vanalar ile normal duş gibi başımızın üstüne akıyor. Geceleri kampta yalnız yürümemiz istenmiyor vahşi hayvanlardan dolayı; özellikle bizim çadıra çünkü biz en uçtayız. Masai savaşçıları hep bizi çadırımıza ve kampın merkezine eskort ediyor.

Kenya’da çok yemek yiyorum, felaket kilo aldım çünkü bütün gün safari jeeplerinde hareketsiz oturuyorum. Kilo/cüsse bakımından kendimi çok rahatsız hissediyorum. Yine çok bakımsız bir cadıya döndüm. Vücudum, saçlarım, kaşlarım korkunç durumda.

Tuesday, 7 December 2010

Kenya Bölüm V

Pazartesi 22 Aralık 2008

Ne gün ama! Öldüm öldüm dirildim. Hayatımın ilk panik atağını yaşadım. Allah bir daha yaşatmasın. Shampole’de son sabahımızı geçirdik ve oradan ayrılmak zor oldu. Shampole’yi her zaman çok özleyeceğim. Rüya gibi günler geçirdik orada.

Dün gece de ana locaya bir leopar gelmiş, sofanın üzerine çıkmış, biraz uzanmış, havuzdan biraz su içmiş gitmiş. Keşke görebilseydim. Muhammed ve Alex gerçekten mükemmel rehberlerdi. İşlerini tutkuyla yaptıkları ve hayvanlara gerçekten önem verdikleri belli. Mesela, Muhammed uzakta bir plastik görse 15 dakika arabayı oraya sürüyor sırf plastiği toplamak için.

İnanılmaz sıcak bir gündü. Bizi almaya gelen, Yellow Wings Havayollarının pilotu yine F.’di. Uçuşumuz o kadar berbat geçti ki 30 dakika boyunca uçak sıcaklık ve rüzgârlardan dolayı sürekli kontrolsüz olarak yükseklik değiştirdi ve sağa sola savruldu. Sürekli dua ettim. Hiç durmadan. Hayatımda hiç korkmadığım kadar korktum. Ölüme ancak bu kadar yaklaşabilirdik gibi geldi; Azrail’i görüp görmediğimi kendime sormaya başladım.

Allah’a çok şükür Nairobi’ye indikten sonra da ağlamamı durduramadım. Kalbim öyle hızlı atıyordu ki nefes almakta da zorlanıyordum. Canım F. de korktu tabii ama benim halimi görünce kendisiyle ilgilenemedi, beni teselli etmeye çalıştı.

Uçuş boyunca gözlerimi hep kapalı tuttum ama Nairobi’ye inerken biraz açtım. Nairobi gerçekten çok yeşil ve bazı tepeliklerde büyük güzel villalar var.
Nairobi Wilson Havaalanı’nda beklerken sakinleşmeye çalıştım ama Masai Mara’ya bizi götürecek olan 14 kişilik karavan uçağa (Safari Wings Havayolları) binme zamanı gelince yeniden panige kapıldım ve sinirlerim tamamen bozuldu!
Aslında havaalanında alabileceğim sakinleştirici ilaç olsa alacaktım ya da neredeyse Nairobi’de kalalım diyecektim. Uçak kalkmadan içinde ben iyice panikledikçe (ki dikkat çekmeyi hiç sevmem, hiç benim davranış tarzım değildir ama gerçekten paniğimi kontrol edemedim) bir bayan yanıma geldi, başımı okşadı ve beni rahatlatmaya çalıştı. Her hafta bu uçağa bindiğini, Afrika’daki en güvenli uçak olduğunu söyledi. Biraz rahatladım. Nitekim bu uçak öncekinden daha büyük olduğundan, küçük uçak kadar sallamadı ve bu sefer F. yanımda oturuyordu. F. de korkuyordu ve midesi bulanıyordu ama canım sürekli beni teselli ediyordu. […] Allah’a çok şükür uçağın ilk durağı bizim kamptı.

Masai Mara’nın doğası Shampole’den çok farklı. Düzlük ve yemyeşil. Shampole oldukça kuruydu. Buradaki rehberimiz David. […]Burada hayvanları Shampole’deki gibi saklambaç oynar gibi aramak gerekmiyor. Hemen karşımıza çıkıyorlar zaten ve araba ve insanlara çok alışkınlar. Kaçışmıyorlar. Neredeyse vahşi değil de ev hayvanı veya hayvanat bahçesi hayvanı olmuşlar.
Kampımıza doğru giderken çok görmek istediğim bir hayvanı Masai Mara Nehri’nde gördük: su aygırı! Birçok sayıda, devasal aygırlar nehirde yüzüyorlardı. O kadar büyükler ki kafaları neredeyse benim bütün vücudum kadar. Aynı nehirde bir de timsah gördük.
Kitcheche Kampı’nda kalıyoruz. Shampole Locaları’ndan çok farklı. Bir kere düzlük. 14 tane çadırdan oluşuyor. Çadırların içinde yatak, tuvalet, duş var. Shampole kadar şık ve hoş bir düzeni yok ama daha rahat denilebilir. Yine de ben Shampole’yi tercih ederim.
Kampta akşamları herkes aynı ateş etrafında toplanıyor ve aynı masa etrafında yiyor. Günlerdir o kadar çok ağır yemek yiyorum ve o kadar hareketsizim ki 10 kilo almışımdır herhalde. Çok kilolu hissediyorum.

Bizim çadır, kamp merkezine en uzaktaki çadır. Çadırımızın adı “Ngiri” yani Masai dilinde “yaban domuzu.” Karanlıkta Masai “askari”ler bize eskortluk ediyor ve evet “askari” asker demekmiş. Bu arada Svahili’de “Hakuna Matata” “Hiçbir şey/sorun değil” demekmiş “teşekküre” cevap olarak. Aynı Lion King’deki şarkı gibi.

Şimdi çadırımızın yakınında bir grup genç konuşuyor, şarkı söylüyor. Shampole’deki gibi huzur yok maalesef.
All photos, Copyright Travelogueress

Friday, 3 December 2010

Kenya Bölüm IV

Pazar 21 Aralık 2008

Bu sabah 6’da güneşin doğusunu izleyip, biraz çay yudumladıktan sonra 6.30’da safariye çıktık. Sabah serinliğinde, apaydınlık vadide dağlar, ağaçlar, otlar ve gökyüzü bir başka güzeldi.
Bugün ilk gördüğümüz heybetli bir buffalo sürüsüydü. Boynuzları gerçekten çok heybetli ve ürkütücüydü. Afrika’da aslanlardan sonra en tehlikeli hayvanlar buffalolarmış.

Sonra yarasa kulaklı tilki, rengârenk, dünyalar güzeli Kingfisher kuşu ve başka türden bir sürü kuş gördük. Onlarca zürafa bir arada otlanıyor, koşuşturuyor, bizden saklandıklarını sanıyorlar ama uzun boyunlarını bizden bir türlü gizleyemiyorlardı.

Boğa sürülerini otlatan bir Masai oğlan çocuğundan sonra rehberimiz, çitanın miyavlama ve kuş cikcikleşmesi arasındaki sesini duydu. Kız ve erkek kardeş 2 çitayı hızla koşarken gördük. Sonra durakladılar. Onları inceleme ve resimlerini çekme fırsatı yakaladık, muhteşemdi. Aslanlardan daha küçük başları var. Arka bacakları ön bacaklarından daha uzun ve çok zayıf olduklarından çok kaslı oldukları da görülebiliyordu.
Waterbuck denilen başka bir hayvan da gördük.
Hafiften bir lamayı andıran ama kahverengi tüylü, yağlı ciltli bir hayvan. Sulu yerlerde yaşayıp otladıkları için isimleri waterbuck.
Salgıladıkları koku ve yağlı derileri yüzünden avcı hayvanlar çok çaresiz kalmadıkları sürece bu hayvanı avlamazlarmış.
Zebraların, antilopların, şahinlerin, akbabaların ve diğer birçok hayvanın Afrika’da bir sürü çeşidi varmış. Yani hepsi bir tür değil. Allah gerçekten dünyada inanılmaz zenginlikler yaratmış.



Bugün burada geçirdiğimiz diğer günler gibi oldukça tembel bir gün geçirdik. Havuza girdik, dinlendik. Bodrum’da Ağustos ayında yaşanan sıcaklık şu anda Güney Yarımküre’de olduğumuz için Aralık’ta Kenya’da yaşanıyor. Bugün gerçekten kavurucu bir sıcak vardı.

Öğleden sonra biraz uyuduktan sonra kaldığımız yere fazla uzak olmayan bir Masai köyüne gittik. Kaldığımız yer, vahşi hayatı koruma alanı içinde ama bu köy nehrin öbür tarafında ve koruma alanının içinde değil. Gelen turistlerin para ödediğini bildiği için köylüler gelişimize sevindi.
Aslında bir köy bir aileden, bir aile de bir erkek, ne kadar sayıda karısı varsa hepsi, çocukları ve hayvanlarından oluşuyor. Bazen yaşlılar da orada yaşıyor. Köylerini bir çember içinde tutuyorlar ve bu çemberin içine çamurdan ve kamıştan kulübeler inşa ediyorlar (kadınlar tarafından). Kadınlar bir yerde, çocuklar bir yerde ya da bir arada, ya da ilk eş ve çocukları bir yerde yaşıyor. Her şey çok yalın ve basit.
Yemek pişirilen yer, uyulan, oturulan ve yemek yenilen yer aynı mekân. Evin içinde ateş hep yanıyor. Geceleri içeriyi sıcak tutmak, sivrisinekleri uzaklaştırmak ve gözleri bakteri ve hastalıklardan korumak, bir de yemek pişirmek için.
Yatakları ağaç dallarından ve inek derisinden yapılıyor. İnek derisi üzerinde uyuyorlar. Suyun bidonlarda uzaklardan taşınması, ev inşaatı, hayvan ve çocukların bakımından kadınlar sorumlu ve hiçbir söz hakları yok.
Gittiğimiz köyde baba 50 yaşında, iki karısı 18 yaşındaydı. Erkek çocukları 18 yaşında sünnet ediliyor ve sünnet edildikten sonra “savaşçı” olarak kabul ediliyor. Kızların sünnet edilmesi hala süregelen bir vahşet.

En küçük çocukları olan 2–3 yaşındaki bir kız çocuğu inanılmaz sevimliydi ve hep yanımdaydı. Beni kucaklıyordu, elimi tutuyordu. Sevimli şey, evlerine girdiğimizde yatağın üstüne oturmamı eliyle işaret etti.
Şanslı, zekâ gösteren erkek çocukları, kaldığımız Shampole locasının sahipleri tarafından yatılı okullarda okumaları için destekleniyormuş. Kız çocuklarının şansı daha düşük. Okumuş Masai erkekleri bir daha Masai hayatına geri dönmek istemiyormuş. Aralarında bilgisayar mühendisi olanlar varmış.
“Soba” diyerek merhabalaşıyorlar ve çocukların başlarının üstüne dokunuluyor. Binlerce yıldır yaşamlarında hiçbir şeyin değişmediği belli. Sadece okumuşlar değişiyor. Bilmeyenler belki hallerinden memnunlar ama kadınların durumu gerçekten içler acısı.

Bu köyden çıkıp pazar yerinden geçtik. Misyonerler bazı Hıristiyan okulları inşa etmişler. Pazar yerinde bir binada TV anteni, bir tane motosiklet vardı. Hatta gençler arasında çocuklar ve inekler tarafından izlenen bir futbol maçı bile oynanıyordu.
Daha sonra incir ormanına girdik. Shampole bölgesinde peyzaj gerçekten çok çeşitli. Bazı yerler yoğun orman, bazı yerler çöl, bazı yerler kayalık vs. Bu incir ormanı da çok yoğundu. Ağaçların kokusu güçlü ve tazeydi. Babunlarla doluydu.
Bu ormanda, çok ender rastlanan, çok hoş, uzun beyaz kuyruklu bir maymun olan siyah-beyaz Clobus maymunundan 3 tane varmış ve biz bir tanesini gördük!
Localarımıza geri dönüş yolunda daha önce görmüş olduğumuz iki aslanı ve bunları otluklar arasından gizlice izleyen bir buffalo gördük.
Gerçekten çok yoğun, heyecan verici ve ilginç bir gün geçirdik. Yarın buradan ayrılacağımıza üzülüyorum. Bir de tabii tekrar pırpır uçağa binmekten korkuyorum.
Bu akşam, Patrick’in anlattığına göre Etiyopya’li babası Patrick 4 yaşındayken vefat etmiş ve Danimarkalı annesi Fransız bir adamla evlenmiş. Böylece birçok dil konuşmayı öğrenmiş. Zimbabwe’de yatılı okula gidince İngilizce öğrenmiş. Joan’la resmi nikahlarından sonra (İsviçre’de) daha önce bahsettiğim incir ormanında bir kocakarı cadının yönetiminde bir Masai düğün töreniyle evlenmişler.
All photos, Copyright Travelogueress